Menü
Bu yazının tamamını bilgisayarınıza kaydetmek için tıklayınız
Bu yazıyı
arkadaşınızın e-mail adresine gönderin!
Bu Görüşlerin Özet ve Eleştirisi
Güzellik mes’elesi beşer zihnini târih boyunca işgal eden bir dâvâ olmakla berâber yukarıki hulâsalardan anlaşıldığı üzere güzeli ve güzelliği anlama anlatma mevzûunu ilk defa Eflâtun ele almış, ondan sonra gelen birçok feylesoflar da birbirinden farklı fikirler iler sürmüşler, bir kısmı kendi felsefî sisteminin îcâbı olarak bâzı mebde’lerden, bir kısmı da tabiat ve san’at eserlerinden yürüyerek, bâzısı güzelliği objede, bâzısı ikisinin birleşmesinde, bâzısı hakîkî, bâzısı izâfî görmüş ve böylece estetik metafizik, psikolojik, fizyolojik, içtimâî ve târihî, nazarî, tecrübî ve modern kısımlara ayrılmıştır.

Bütün bu feylesoflar, birçok noktalarda birleşmiş görünmekle berâber çarpıştıkları ve ayrıldıkları ehemmiyetli noktalar da yok değildir. Bu fikirler ve kanâatler kısmen doğru olabilir. Fakat kanâatimizce hiçbirisi dâvâyı halletmiş görünmüyor. Böyle bir beraberlik mevcud olsaydı, nazarî ve tecrübî yollara sapmaya ve modern usullere baş vurmaya lüzum ve hâcet kalır mıydı? Nazarî sistemin en kuvvetlisi görünen “Kant” sistemi, nihâyet objeden tecerrüd ederek güzelliğin mihrâkını muhayyile ile müdrike arasında bir oyunda görüyor. Fakat, bu oyunun illetini gösteremediği için tahminciliğe kaçıyor ve sistem de kendi kendisini yıkıyor. Tecrübî sistemin kuvvetlilerinden görünen Fechner yolu da fakir unsurlardan zengin bir bütünün , çizgiden fevkelâde güzellik (1= .+ . + .) in nasıl vücud bulduğunu îzah edemiyor. Kaldı ki, bir şeyin beğenilmiş olması o şeyin güzel olması için yeter illet olamaz. Çünkü, bir şeyi beğenmek, takdir etmek, “güzeldir” demek başka; bunun hâricî realiteye uygunluğunu tâvin etmek başka; güzeli ve güzelliği anlamak da başkadır. Herkes güzeli tanır, bunda şüphe yoktur. Asıl dâvâ ise, o tanınanı anlamaktır. Bütün ihtilâflar da bundan doğmaktadır. Bu îtibarla da bu mevzûdaki şu veya bu fikre ilim veya felsefe damgası basıvermekle, onun, o kudret ve karakteri hâiz olması îcâbetmez.

Bilindiği üzere, hislerimizin işi, dıştan aldıkları ihtizazları sinir seyyâlerine vermek, bunların da vazîfesi aldıklarını dimağ merkezlerine ulaştırmakdan ibârettir. Bedîî zevk ve idrâ ise, merkez organlarında daha doğrusu bunlar vâsıtasıyle (ben) de vukua gelen bir şuur hâdisesi, rûhî bir oluştur. Bu ise yaşanılan bir güzelliktir. Asıl dâvâ ise, dış realitedeki güzel dediğimiz şeydeki güzelliğe nâzırdır. Halbuki, ihtizazlardaki şuûrun bulunmadığı da muhakkaktır. Bu sebeple, ihtizazlarla alınan intibâın, şuûra mal olurken araya hayâl veya hâfıza veya vehimden doğan bâzı parazitlerin müdâhalesi bulunup bulunmadığını ne ile kestirebiliyoruz? Her idrâk olunanın behemahal hâricî bir realiteye tekabül etmesi ve tekabülü hâlinde intibak edivermesi zarûrî olsaydı, dünyâda cehle, yalana ve aldanmaya yer kalır mıydı? Dolayısıyla, burada bütün o feylesoflara şu suâli sormak zihne geliverir: “Limonu görünce veya adını işidince ağzımızın sulanması gibi bir eser görünce, kafamızdaki mükteseb duygu ve bilgilerimizin tedâîsi ile bizde ânî ve serî bir zevk ve idrâk nasıl oluyor da – derecesi ne olursa olsun- buna, ihtizazlardan şuûra geçen, objeden gelme, serbest, saf, mefhumsuz gerçek bir estetik güzellik zevk ve idrâki duyuyorsak, bununla kendimizi kısmen olsun aldatmış olmuyor muyuz? İhtizazlardan gelenle tedâîlerden geleni bize o anda temyiz ettiren nedir?”

Onun için, gerek nazariyeciler ve gerek tecrübeciler obje ile süje arasında bir intibak, idrâk ve idrâk edilen arasında bir tesâdüf ve birlik aramak lüzûmunu duymuşlar; kimisi, güzelliğin hislerle idrâk edilemeyeceğine, güzellik hissinin ayrı olduğuna; kimisi âhenkli oyuna, kimisi bir topluluğun hükmüne ve şâhidliğine uymayı zarûrî görmüş, bu sûretle güzelin ve güzelliğin anlaşıldığını sanmışlardır. Bu yüzden, ne nazarî, ne de tecrübî estetik, başlı başına bir matematik, kimyâ, fizik, mantık gibi müsbet ve kat’î bir netîce va’d edemediği halde; estetiğe, yukarıki târiflerde görüldüğü gibi ilim karakteri isnat etmek kanâatimizce doğru olmasa gerektir. Bizde eskiden buna mârifet veyâ fen denilir ve böyle demekle, müsbet bâzı hakikatlerin mevcud olmasına rağmen, mevzûun bütünüyle bir kanun hâline henüz gelmemiş olduğunu anlatmak istenirdi.

Gerçekten, estetik tedkikler gerek metafizik ve psikolojik ve gerek fizyolojik ve filozofik bakımlardan mütemâdiyen değişmekte olduğu halde, on sekizinci asırda başlayan ve “modern estetik” diye kitablara geçerek zamânımıza kadar sürüp gelen fikir ve kanâatlerin , bugünkü yeni fizik ve fizyoloji ve psikoloji ile, Einstein ve ruh nazariyeleri karşısında yeri kalmamış olduğundan, “modern estetik” tâbiri de artık mânâsını değiştirmiştir. Bugünkü anlayışa göre “estetik”, tabiat ve san’at eseri güzellikler içinde hissimize yerleşen bedîî güzel ve güzelliğin mâhiyetinden bahseden ve tecrübe ve nazariyerlerden faydalanarak felsefî idrâke yol açan ve bu sûretle san’atın inkişaf ve tekâmülü imkânlarını arayan bir sistemdir.

Bu sisteme göre; ne hilkatte, ne de san’atta, güzel ve güzellik tek bir varlık değildir. Onun için, her san’atın kendine mahsus bir mevzûu ve onunla mütenâsib has bir estetiği mevcuttur. Bu estetiği objede tahakkuka dayanan husûsî bir tekniği, muayyen metodları ve prensibleri, bunları îzah eden kanunları ve nazariyeleri, müşâhede usulleri ve tecrübe yolları, idrâk şartları, anlama ve anlatma şekilleri vardır. Bu îtibarla her san’atın ve her güzel san’atın birbirinden ayrılan husûsıyetleri ve mümeyyiz fârikaları olmak zar’urîdir. Onun için, birisini bilmek diğerini bilmeyi îcâb ettirmez. Fakat, imkân nisbetinde yardımcı olabilir. Daha ötede diğer birisiyle bâzı noktalarda birleşerek, felsefî idrâke yükselmeye yarar imkânlar verebilir. Böylece, tabiatdan, hayatdan, diğer san’at eserlerinden, yardım isteyebilir; mimarlık, ressamlıktan, heykeltraş da bunlardan san’atı lehine faydalanabilir. Böyle olmakla beraber, resim estetiği müzik estetiğini, bunlar şiir veya raks estetiğini, sonuncular da yazı estetiğini öğretmez ve anlatmaz. Belki bâzı yerlerde ve hallerde benzetme ve temsil yollarından yardımcı olabilir. Bu sebeple, isâbetli bir estetik ilim veya felsefesine yükselmek için yalnız nazariyelere bağlanmak kadar tecrübelere bağlı kalmak da hatâlıdır. Çünkü tecrübeler üstüne çıkmayan, nazariyelerden faydalanmasını bilmeyen san’at eksik kalır, realiteleri değiştirebilecek bir san’at, tecrübelerin üstüne çıkmak zorundadır. Bu hususta tek yol, geçmişin ve günün bilgi ve tecrübelerini birleştirdikleri noktalarda alıp, ayrıldıkları cihetleri tecrübeler ve nazariyelerle mütâlea ederek yeni îzah ve ikmâl imkânları arayıp bulmaktır.

Bunun için, bu sistemin en ayırıcı vasfı, realite ve tecrübelerden ilmî ve felsefî nazariyelere yükselmek, san’atın ileri inkişafı bahsinde diğer müsbet ilimlerden faydalanmasını bilmektir. Objeden süjeye, aşağıdan yukarıya geçmek, fenden ilme, ilimden felsefeye giden basamaklar çıka çıka, tabiat hayat kanunlarına intibak ede ede san’at tatbîkatı içinde kıvâmını bulmuş felsefî araştırmalarla daha ileri bir tekâmüle yükselmektedir. Her kademede insan duygu ve bilgisinin, zekâ ve faâliyet kudretinin muayyen bir seviyesine , bu veya şu çaptaki bir topluluğa hitâb edebilecek yeni bir oluşa yükselmektir. Çünkü insanlar, beden cihetinden olduğu kadar, rûhi hayat ve faâliyet bakımından da birbirlerine benzemeyen, doğuştan kazanılmış o kadar husûsiyetleri hâizdirler ki; bunları nazara almadan, müşâhedeleri bu husûsiyetlere göre ayarlamadan, şu veya bu güzeldeki güzelliği anlatmaya çalışmak ve böyle ayarsız ve kontrolsüz müşâhede ve anlamalardan, obje nâm ve hesâbına indî hükümler çıkarmak isâbetli bir hareket olamaz. Piyano çalmasını bilmeyenden bir şarkı çalıvermesini istemeğe hakkımız olmadığı, saatimizi kunduracıya tâmir ettirmek aklımızdan geçmeyeceği gibi, bir müzisyenden bir resim güzelliğinin îzâhı istenemeyeceği şüphesizdir. Bunun gibi, saz estetiği ile söz estetiği, resim güzelliği ile yazı güzelliği anlaşılıvermez. Birinin gerektirdiği müşâhede ile diğerinin zevkine erişilmez. Şurada ve şu zamandaki toplum vicdanının şu veya bu san’at eserine âid zevk ölçüleri ve kıymet hükümleri, başka bir toplumun vicdânı ve zamânı için, şaşmayan ölçüler olamaz. Eğer güzel ve güzellik dediğimiz şe’niyet (yeniden oluş), objede mevcud bir realite ise bu, süjelerin nisbî ve izâfî olan şe’niyet hükümlerine tâbi’ bir şey olamaz. Bu sebeple, şimdiye kadar ne nazariye ve tecrübelerin, ne de eski ve yeni modern estetikçilerin el sürmedikleri yazı güzelliği hakkında da arzettiğimiz yukarıki mahzurlar, itirazlar ve mülâhazalar bahis mevzûu olabileceğine göre, bizim için yapılacak ilk iş, “Güzel san’atlar nelerdir? Yazı san’atı bunlardan mıdır? Yoksa arasındaki mevkıi ne olabilir? Yazı güzelliğini idrâk için zihne nasıl bir yol açmak îcâbeder?” suallerini cevablandırmak olacaktır.
Bir Önceki Konu: Güzel ve Güzellik Nazariyeleri

Bir Sonraki Konu Başlığı:
Güzel Sanatlar Nelerdir? (Târif ve Îzah)

Makaleler Sayfasına Dönmek İçin Tıklayınız...