Menü
Bu yazının tamamını bilgisayarınıza kaydetmek için tıklayınız
Bu yazıyı
arkadaşınızın e-mail adresine gönderin!
İbdâ'
Yazıdaki ibdâ’ ve bedâat, nisbî olmakla berâber, diğer san’atlardaki ibdâ’lardan bambaşkadır. Güzel san’atlar târihinde ve estetik âleminde beşer faâliyetine yeni bir devir ve sâha açmış olan bu san’at, beşer rûhunu, tabîat ve eşyâyı taklît temâyülünün ve kabuklaşmış alışkanlıkların üstüne çıkarak, ona san’at ve bedâat sâhasında ve rûhunun enginlerinde yeni ufuklar göstermiş, kâinât her yönden mütâlea ettirip, rûhunda sindirecek hâle getirdikten sonra; nispî olmakla berâber, yeni bir fıtrat ifâde edebilecek kadar kuvvetli bir ibdâ’ ile hilkatle tabîat arasında yer alan,, yâni “fıtrî bir bedîa” sunabilmenin imkânını göstermiştir. Böylece, beşer zevkini ve duygularını, taklidlere düşmekten kurtarıp, daha yüksek, daha ince, daha esrârengiz bir çalışma seviyesine çıkabilmenin mümkün olduğunu öğretmektedir. Bu hâle, değer san’atların hiçbirisinde rastlayamayız. Bu sözümüz, onları hafif görmek ve küçümsemek demek olmayıp; maksadımız, yazı güzelliğinin onlara bedâat âleminde yeni bir örnek sayılabilecek kadar görülmeye değer olduğunu ifâdedir.

Meselâ güzel bir Sülüs veya Ta’lîk veya bunların celî’leri ile yazılmış bir levha, mûsikîye tatbîk edilebildiği takdirde, mûsikinin ne renk alacağını şimdiden kestirmek mümkün olmamakla berâber mûsikî üstadlarının bu mevzûda yapacakları etütler, Batı müziğinde ehemmiyetle yer almış olan “mefhumlu ve mânâlı müzik” gibi, hattâ ondan daha enteresan yeni bir san’atın doğmasını mümkün kılsa gerektir. Bir şartla ki, müzisyen, yazı estetiğini bilir ve anlar olsun.

Yazı estetiğinin ve tekniğinin resme ve mîmâriye de tatbîki mümkündür. Meselâ, güzel yazı estetiği üzerine yapılmış bir bina, kurulmuş bir park, âhenkleştirilmiş bir köprü.... gibi eserler, güzel bir yazı gibi, gönülleri rûhî hendeseleriyle de bir dereceye kadar alâkalandırabilir. Nitekim, bu san’atta da böyle bir tatbik şeklinin ibtidâî ve ufak numûnelerini, resimle yazının karıştırılmış örneklerinde görürüz. Müsennâ yazılar ve tuğralar böyle bir fikrin mahsûlüdür. Her biri ayrı bir etüt mevzûu olacak kadar ehemmiyetli olan bu işler, kalp ve ircâ’ kanunu’na daha yeni ve daha geniş bir tatbîk sâhası bulmak demek olduğuna göre, bugün için ham bir hayâl görünen bu fikirden ileri medeniyetlerin istifâde etmiş olmaları aykırı görülemez.

Hâsılı, ibdâ’ husûsiyeti biri yazılara, diğeri yazanlara âit olmak üzere iki bakımdan tetkîke değer bir mevzû’dur. Yazı bakımından; zengin, ince bir kıymet ifâde eden bu husûsiyet, yazanlar elinde mütemâdiyen çeşitlenmiş; telâkkîye, modaya tâbi’, gelip geçici, göze sürûr olmakla kalan güzellikler üstünde, gönülleri ve basîretleri büyüleyen karakterleriyle asırlara hitâp eden şâheserler de vücût bulmuştur. Bu kısım yazılar, diğerlerinden ayırt edilmek üzere Cenâh-ı tâvûs (=Tavus kuşunun kanadı) diye vasıflandırılagelmiştir.

Fakat, burada bir noktayı açıklamamız lâzımdır. Cenâh-ı Tâvûs tâbiri bir ıstılah olmakla beraber, hat san’atının ideal bir ifâdesi değildir. Ancak, bedâati yüksek yazılara verilmiş mecâzî bir etikettir. Çünkü, bu san’atta ibdâ’ ve bunun san’atkâra va’d ettiği sâha kadar geniştir ki, hattât bu genişliği sezemeyip de kendisine idel olacak müşahhas ve muayyen örneklere bağlanıp kaldığı takdirde, kendisini taklit ile çerçevelemiş olacağı; bu ise san’atın gayesine aykırı bulunduğu cihetle, yüksek san’at dâhîleri kendilerini böyle bir kafese hapsetmekten her zaman uzak kalmışlardır. Kaleme hâkim olan san’atkârlar, ibdâ’larında hiçbir kayıt ve şart tanımazlar, o geniş imkân sâhasında bizzat yaza yaza, ibdâ’ları içinde yüksele yüksele cevelân etmek isterler. Çünkü onlar şuna kani’ olmuşlardır ki, bir san’atkârın rûhu, (nun) gibi esrârengiz, maddî âlemlerden çok daha geniş ve zengindir. Elverir ki, bu genişlik ve zenginliğe fiilen intibak edebilecek aşk ve kudreti üzerinde duysun, (alleme bil galem) deki Rabbânî meşki rûhunda bulsun.

Bu kudreti hâiz bir el, kalemle yazarak mevcût örnekler üstünde bir bedâatin tahakkukunu görmek merâkı ile eserler sunmağa çalışırken, kendisini “ilâhî bir beğenmemezlik” duygusunun iğnelendiğini sezer ve her iğnelenmeden ilham alarak mevcûdun üzerine daha güzelini ekleme gayretiyle, cenâh-ı tâvûs gibi etiketlere kapılmamaya, yeni yeni bedîalar vermeğe çalışır. San’atkârın durumundaki bu nezâket ve ağırlık düşünülürse, bu san’atta, bilhassa ibdâ’ bakımından beşer kudretinin üstünde bir i’câz ve tesirin hâkim olduğu ve Kur’ân’daki “Kasem”in ehemmiyetli ve esrârengizliği bir dereceye kadar anlaşılır. Bu anlaşılmadan sonradır ki, tahrîk husûsiyeti’nin inceliği kendini gösterir.
Bir Önceki Konu: El ve Kalemle Yazma

Bir Sonraki Konu:
Tahrîk

Makaleler Sayfasına Dönmek İçin Tıklayınız...