|
SAN'AT VE HAT SAN'ATI
|
|
 |
| |
| Sayfa 2 / 8
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
San'atın Gayesi
|
|
| |
|
|
| |
San’at, insan ve cemiyetle çok sıkı münâsebeti olan din ve ahlâk gibi içtimâî bir müessese ve canlı bir kültür dalıdır. Âlimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sâhası vardır. Çünkü san’at, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap eder. Böylece millî şuûru ve dînî hayâtı daha feyizli ve şevkli yaşamamıza vâsıta olur.
San’atkârın faâliyetine yön veren yetiştiği muhîtin örf, âdet, din ve kültür değerleridir. San’atkâr kendi çevresinde san’at unsurlarını ve malzemesini hazır bulur. Vazîfesi, bağlı bulunduğu ekole kendi hür yaratıcı gücünü de katarak bu malzemeyi ustalıkla kullanmaktır.
San’atkâr, içtimâî zarûretler, meyiller ve buhranlar karşısında, kendi kültür dâiresinin san’at anlayışı içinde, klâsik formdan hic fedakârlık etmeden, cemiyete iyi hisler ve fikirler telkin etmek gayesiyle şuurlu bir faâliyet göstermelidir. Ancak san’atkârın an’anevî usûllere bağlı kalarak kendi san’at gücüyle meydâna getirdiği eserler millî, dînî ve asîldir. Aksi halde içtimâî dalgalanmalarla berâber, ferdlerin estetik anlayışına ve kültür seviyesine göre soysuz ve fânî, san’at eserleri meydana gelir ki, bunlarda müstakbel nesiller hiçbir mânâ bulamazlar. Öyle bir san’at eseri yaratmalıdır ki, yaşayan ve gelecek nesiller onda ruhlarını yoğuracak, şekillendirecek aşk, îman ve ideali bulmalıdır. Böyle ölümsüz eserler ise san’atkârın kendini aşıp, kendi millî ve dînî değerlerinden beslenmesiyle mümkündür.
San’atı Allah için, beşeriyetin tekâmülü için kullanılmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mîmâr Sinan, Şeyh Gâlib, Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük san’atkârların bu anlayışla büyük eserler verdikleri, asırlardır kitleleri dînî vecd içinde Allah’a yaklaştırdıkları muhakkaktır. Bugün bestelenmiş gibi hâlâ coşkuyla söylenen Tekbir, Salât, Allah’ı arayan rûhun ilâhî güzellik karşısında duyduğu hayranlığın ifâdesinden başka ne olabilir? Bunlar bugün olduğu gibi yarın da ruhlara hayâ ve sükûn verecektir. Ya şu önünde küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifâde eden mehâbetli câmiler: Süleymâniye, Sultan Ahmet ... bizi secdeye, bizi ümit dolu duâya dâvet etmiyorlar mı? Yüzyıllar ötesinden Âşık Yûnus, hâlâ aramızda değil mi? Her dost meclisinde onun şifâlı ellerini gâh mûsikî gâh şiir kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz ?
|
|
| |
Eğer bir mü’minin kalbin kırarsan,
Hakk’a eylediğin secde değildir.
Hakk’ı arar isen, kalbinde ara;
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir
|
|
| |
Derken san’atının şâhikasında, şiirinin ipek kanatları mûsikînin kudretiyle birleşerek nice uyuyan canlara hayat iksîri, azgın nefislere îtidal ve sükûnet, Hak yolcularına rehber olmuyor mu ?
Görülüyor ki, san’at, milletlerin hayâtında duygu ve düşünce birliği sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlânâ ve Yûnus Emre gibi dâhîler, ruhlarının serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına fısıldayarak kitleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş cemiyetlerde tefekkür ve îman birliği sağlamışlardır.
İlim ve irfan seviyesi yüksek cemiyetlerde san’at zevki, asîl bir duygu olarak insanları rûhen tatmin eder, yüceltir. San’attan anlamak ve zevk almak, fertlerin sâhip oldukları din ve san’at terbiyesine, kültürlerine bağlıdır. Dîni, insan benliğini saran ulvî heyecanlar olarak kabul edersek, aşk, îman ve edep gibi derûnî hayâtın güzelliklerine, sırlarına ancak san’at yoluyla varabiliriz. San’atta bir medeniyetin rûhu gizlidir. Bir medeniyetin uzun bir târihî tecrübeden sonra, en son elde edilen meyvesi san’attır. Bir cemiyetin ilk çöküş işâretleri de, san’at sâhasında başlar. San’atı yozlaşan toplumlarda maddî ve mânevî değerler yıkılır.
San’at, iyi bir mürebbîdir. San’atın nefis ve irâde terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdâdımız, tahsil çağına eren gençleri, kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, onlara bir hayat disiplini kazandırmak için mûsikî ve hüsn-i hat gibi san’atlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta yazıya başlayan gençler, hocalarının dizi dibinde hem yazı öğrenirler hem de şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsîli ile berâber sabır, devamlı çalışma, temizlik ve tertip gizi güzel hasletler de kazanılırdı. Bu sebepledir ki, Osmanlılar’da Enderun Mektebi, bilhassa daha geniş sâhada tekkeler, mûsikî, hat, tezhip, cilt gibi san’atların öğretildiği birer güzel san’atlar akademisi mevkiinde idi. Bu mânevî eğitim merkezlerinde fertler, cemiyete zararlı duygu ve düşüncelerden arındıktan sonra, okla yayın çekilişi ve sonra hedefine fırlatılışı gibi, cemiyete hediye edilir; her biri muhîtine huzur ve sükûn veren mânâ erleri olarak hizmette bulunurdu. Hâsılı İslâm tasavvufu ile gelişip kıvâmını bulan san’atlarımız, fertlerin dînî vecîbelerini vecd ile îfâ etmelerine vesîle olur. Müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce birliği sağlayarak millî varlığın devamlılığını te’min eder; ruhlara sükûn, sefâ ve bekâ hissi verir. Güzeli öğretir, bedîî zevkleri geliştirir. Dîni ve millî hayâtın kıymetlerini âleme yayarak dâimâ canlı tutar, rûhun madde üzerinde hâkimiyetini sağlar. Ferdî duyguların cemiyete zararlı kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irâde terbiyesinde mühim rol oynar.
|
|
|
|
|
| |
|
|
|
|
|
|