Lâle Türkiye'nin asırlardır en eski tabii an'anesine girmiş
efsanevî süs çiçeklerindendir. Orta Doğu ve yakın doğunun
dağlarında öbek öbek tarlalar halinde yetişir. Bu cihetle
mâlumumuzdur.
XII. asırdan itibaren stilize olarak süslerimize kadar
girmiştir. Anadolu Selçuklu İmparatorluğu ve feodalite
beylikleri zamanında bu konu ayrıca ele alınacak kadar
önemlidir.
Anadolu'da Lâle için mısralar söyleyen, XIII. Asırda ilk
şairimiz Mevlâna Celâleddinî Rûmî'dir. Mevlâna: "Dıştan
kırmızı bir neş'e gibi görünen çemen (bahçe) lâlesinin
içinde gizli siyah rengi düşünmüş. Ve onun açılmasını,
tebessümlerin en bedbahtı" saymıştı. Zira o zaman lâlenin
teraveti geçmiş oluyor, solmak üzeredir. Önce feodalite
beyliği olan Osmanlı İmparatorluğunun başında XIV ve XV.
Asırlarda bu çiçeğe karşı tarihlere intikal etmemiş, gizli
ve sessiz bir sevgi vardır.
22,5 yaşında, 1453'de İstanbul'u payitaht yapan Fatih
Sultan Mehmed, aynı zamanda kuvvetli bir kültüre sahipti,
şairdir. Divanında Lâlezar ismi geçer.
Sâkiya! Mey sun ki, lâlezâr elden gider. "Ey bize ikram
edici! Şarabı hemen takdim et ki, lâle bahçesinin zamanı
geçmektedir." Diyor.
Devrinin tarihçisi Dursun Bey: "Fetihten sonra İstanbul'da
Fatih'in bahçelere ve lâleliklere önem verdiğini "Eb'ül-feth
Tarihi"nde yazar.
Aynı asırda Yavuz sultan Selim'in Şeyhülislâmı çok âlim
bir zat olan İbni Kemal, lâleyi, pek iyi tanır ve onu
teşbihlerde kullanır.
Meşhur tarihinde savaşlardan söz ederken davranışlarını
bağ, bahçe ve çemenlere benzetir. Bir asker topluluğunu
anlatırken başında kırmızı börklü neferleri lâleliklere
benzetir.
XVI. asırda bütün şaşasıyla tamamen stilize edilerek bine
yakın çeşit ve renklerde duvar çinilerimizde, en hâkim
çiçek lâledir. Şairlerin medlûllerinde de lâyık olduğu
yerini almıştır. Fresklerde ve kumaş süslemelerinde ve
kitap tezyinatında daima terkiplere girmiştir. Lâkin halk
da pek sevdiği bu çiçeği her tarafta bol yetiştirmiştir.
O kadar ki, Kanunî Sultan Süleyman yanına Avusturya ile,
barış sağlama maksadı ile gelen Busbecq Edirne'den yazdığı
1 Eylül 1555 günlü mektubunda lâle, sünbül, nergis gibi
çiçekleri gördüğünü, mevsimin geçmiş olmasına rağmen havaların
uygun gitmesi yüzünden bunların açmakta olduğunu bildirir
ve lâle hakkında şu bilgiyi verir:
-Lâlelerin kokusu pek azdır yahut tamamen kokusuzdur.
Fakat güzellikleri ve renklerinin çeşidi insanı hayran
bırakır.
Busbecq, dönerken lâleyi yurduna ulaştırmayı da kendine
ödev bilmiştir. 1559'da ilk lâle Ausburg'da gelişti ve
onun güzel rengi devlet adamlarının ve bilginlerin ilgisini
çekti.
Bu ince ruhlu ve hassa elçiden öğreniyoruz ki, Türkler
bu çiçeğe itina etmektedirler.
Kanunî Sultan Süleyman da babası ve ecdadı Türk padişahları
gibi şairdir. Mükemmel ve tertipli bir divanı vardır.
Onda lâleden terennüm eder. Saray baş nakkaşı Karamemi,
süslediği divanlarında en baş motif olarak lâleyi çizmiştir.
Hele 22 sene şeyhülislâmlığını yapan allâme Ebussuud Efendi,
1574'de İstanbul'da nâdide lâle yetiştirenlerin başında
gelir ve çiçek mecmualarında da yer almıştır.
Garbda lâle tarihi başlangıcında elçi Busbecq, en baş
mevkii almış ve bizim çiçek merakımıza da tercüman olmuştur.
Aynı zamanda Garbdaki tarihine de 1559 yılı renk vererek
4 asrı doldurmuştur.
Çiçek merakı hususunda dünyamızın en kültürlü milletlerinden
olan Hollandalılar, bunun 400. yılını kutlamışlar ve bize
kadar eski an'anelerini yaşatarak gelip kadirşinaslıklarını
göstermişlerdir. Bu güzel jestleri unutulur gibi değildir.
1651'de Avusturya hükümdarı III. Ferdinant tarafından
"Avcı" diye meşhur IV. Sultan Mehmed'e gönderilen sefir
Smith von Scwarzenhorn'un getirdiği hediyeler arasında,
10 çeşit üzerine 40 tane de lâle soğanı var. Burada yetiştirilince
Avusturya'daki ismi ile meşhur olmuş ve meraklıların dikkat
nazarını çekmiştir.
1726'da bunu "Lâlezar-ı İbrahim" eserine alan Reisülküttab
"hariciye nâzırı" Üçanbarlı Mehmed Efendi diyor ki: "İstanbul'umuzun
Frengî "Avrupaî" lâle soğanlarının aslı bu on çeşittir
ve cümlesi bundan çoğalmıştır.
1717 tarihine kadar İstanbul'da Anadolu'dan ve İran'dan
getirilen lâleler çoğaltılmıştır. Bu tarihten sonra lâle
zevki daha umûmîleşmiş... Fransız "Avrupalı demektir"
ve yabancı tacirler Felemenk ve bazı yerlerden pek çok
lâle soğanları getirmişlerdir ki Hollanda'dan getirilen
Lü'lü,ü ezrak "Mavi İnci" en makbûllerinden sayılmıştır.
Deve kuşu yumurtası kadarmış derler. Bu en ziyade padişahların
Çırağan, Sâdâbâd ve Neşatâbad saraylarında yetiştirilmiştir.
Lâlelerin renkleri itibariyle değişik şekilleri "gubar-ı
tali" "ilkah tozu" ile İstanbul'da bu "Felemenk usûlü"
ile çeşitleri çoğalmıştır.
Busbeck ve onu takib edenlere şükranlarımızı bildirdikten
sonra konumuza dönelim:
XVI. asırda Türklerin kendilerine heyecan veren bu çiçekle
meşgul olduklarını bugün elimizde bulunan resimlerden
ve süslemelerimizden öğreniyoruz. Elimizde bu tezyini
malzeme toplanamıyacak derecede çoktur. Fakat bu çiçeğin
yetiştirilme usûlleri an'ânemizle şifahî olduğundan yazılı
kayıtlara rastgelemiyoruz. Ancak XVII. asrın sonuna doğru,
ayrıca lâleler için yazılı birkaç risale buluyoruz.
XVIII. asırda bu eserlerin sayısı bir düzinine geçmektedir.
Cümlesi resimli veya resimsiz el yazması hâlinde kütüphanelerimizde
saklıdır. Bu cihetle lâlenin târihi te'sirleri ve XIX.
asırda üzerlerinde çalışmalar devam etmiştir. Bunların
herbiri neşrolunsa ciltler dolar, tarihî malzememiz o
kadar boldur.
Çiçek merakımız, tarihte münhasıran lâle üzerine değildir.
Türk bahçelerinde, devirlerinin kolay veya güç bulunabilen,
şebboy, gül, nergiz ve çeşitleri, karanfil, nilüfer, sünbül,
kasımpatı, buhur-u meryem (Siklâmen) ve envâının nadide
veya harc-ı âlem bütün çeşitlerine rastlanır. Türkiyede
çiçeğe merak esaslıdır ve bu anâne
XVIII. asırdan itibaren, eski varlıklarının azalmasına
rağmen, bugüne kadar az bile olsa, hemen her bucakta sayılı
meraklılar tarafından yetiştirilmiştir. XVIII. asır sonunda,
III. Sultan Selim mûsîkîşinas, ince ve hassas bir şair
ve yenilik taraftarı bir hükümdar olduğu kadar her çiçeği
de seviyor.
Lâle merakı, memleketimizde yalnız varlıklı insanlar arasında
değil, fakirler arasında pek muhtaç olduğu günlük soğan
ihtiyaçlarını temin edecek yerde bilhassa Edirne'de bir
köylü kadın 1967 baharı başında bütün bahçesini lâlelerle
doldurmş ve onun ırkının necâbeti icâbı herkese göstermiş,
âdeta bir seyran olmuş ve yetiştirdiklerinden de ikram
etmiştir.
|