Saz üslubu tanımlaması,16. yüzyıl Osmanlı sanatına
damgasını vurmuş, çeşitli sanat kollarına uygulanmış
bir bezeme üslubunu açıklayan bir terim olarak,1983
yılından beri yapılan araştırmalarla Sanat Tarihi
termilojisine yerleşmiş bulunmaktadır. Bu üslubu yaratan
saray nakkaşlarınn resimleri, ana motifler olarak
kıvrık hançeri yaprakları, hatayi adı altında toplanan
farklı stilize bitkileri ve tomurcukları işlemiştir.
Adı geçen motifler arasına ise, periler, ejder, chi-lin
(ejder-atı), simurg (zümrüdüanka kuşu) gibi mitolojik,
efsanevi yaratıklar ile, arslan, panter, fil gibi
orman hayvanları, sülün gibi orman kuşları yerleştirmiştir
(Mahir 1987:123-140).
Bu motif dünyasını ele alan saz üslubu resimlerindeki
ejderlerin ve bu resimlerden esinlenerek çeşitli eşya
ve objelerin üzerine işlenmiş bezemelerdeki ejderlerin
ikonogrofisinin de olabileceği konusuna ışık tutmak,
bu makalemizin amacı olacaktır.
Bilindiği gibi, Türk sanatında ejder ikonografisi,
ilk kez Dr. Emel Esin tarafından ele alınmıştır. Selçuklu
sanatında ejder tasvirinin Türk ikonografisindeki
köklerini belirlemeyi amaçlayan makalesiyle Dr. Emel
Esin, sonraki sanat tarihçilerine önemli bilgiler
aktarmıştır. (Esin 1969: 163-182) Anadolu Selçuklu
sanatındaki ejder tasvirleri, Prof Dr. Gönül Öney
tarafından toplanmış (Öney 1969: 171-192), İslam dünyası
ve Uzak Doğu tasavvurundaki ejderler arasındaki farkı
ise, bu kitaptaki makalelerin armağan edildiği değerli
sanat tarihçi Prof. Dr. Güner İnal ortaya koymuştur
(İnal 1971: 153-181).
Saz üslubundaki ejder resimleri ile, üslubun etkilediği
bezemelerdeki ejderlerin ikonogrofisine geçmeden önce,
Türk sanatına Asya kültürlerinin etkileriyle giren
bu motifin, Asya kültür çevresi içerisindeki konumunu
ve anlamını tekrarlamak istiyorum.
Saz kelimesinin 14. yüzyıl Türkçesinde "büke, sık
ve girift, arslan yatağı orman" anlamın taşımasını
(Mahir 1987: 126) destekleyici, ormanda yaşayan bir
efsanevi yaratık kimliğindeki ejder, İslam sanat eserlerinde
tasvir edilen doğaüstü varlıklar arasında önemli bir
yer işgal eder.
Eski türkçe metinlerde "büke" ve "evren" olarak adlandırılan
ejder, İç Asya'nın doğusunda yaşamış Türk kavimlerinde
"Luu" veya "nek" diye tanımlanırdı. Hem su kaynaklarını,
yağmur bulutlarını temsil eder, hem de astroloji ile
sıkı bir bağ içerisinde yer alırdı. Dört yönün hayvan
şeklinde simegeler ile gösterildiği Çin ve Uygur kosmolojisinde
doğunun, baharın, mavi ve yeşile denk gelen gök renginin
ve ağacın simgesi"Kök-Luu" idi. Mevsim dönemlerinde
yer ve gök "luu"ları için ayinler yapılırdı. Çift
ejder motifi de, kosmik bir timsal olarak, hem mezar
taşlarında yer alır, hem de hüç simgesi olarak kullanılırdı.
Dr. Emel Esin'in verdiği bu bilgilerden Araplarda
da "evren"in eski Türklerdeki tasavvurunun südüğü
ve "nihang" adıyla, Osmanlı metinlerine kadar geldiği
"nihang"ın takvim işareti olarak Uygurların "Lu"suna
denk düştüğü anlaşılır (Esn 1979: 48-49.; Esin 1969:
174). Bu efsanevi yaratığa, daha sonraları, Araplar
"Tannin", Moğollar "Moghur", İranlılar ise "Ejdeha"
veya "Ejderha" deişlerdir. (İna 1971: 154.)
6. yüzyıldan itibaren Türk kültürü çevresinde kullanılan
ejder motifinin kimliği Uzak Doğı kültürlerindeki
ejder tasavvuruna çok yakındır. Uygurların "Luu" dedikleri
ejdere, Çinliler "Lung" adını verirler. Çin kosmolojisinde
de ejderler gökyüzünü, toprağı zenginliği ve düşünceyi
ifade ederler. Gökyüzü ejderi, rüzgara ve yağmurlara
hayat verirken, yeryüzü ejderi de, toprağın ve ırmaklarının
yaratıcısıdır. Ayrıca yol göstericisi olan düşünce
ejderi ile, yeryüzünü kuşatan dört denizi simgeleyen
dört ejder vardır. (Arseven tarihsiz: 25-28). Uygur
ve Çin sanatında su ve bolluk simgesi olan ejder,
yılan ve timsaha yakın bir hayvanın türlü hayvanlar
ile birleştirilmesinden oluşmuş olarak canlandırılırdı.
İlkbahar ve yaz mevsimelerinde gökte uçar, sonbaharda
ise, timsah ve su yılanı gibi, sulara ve yeraltına
saklanırdı. Çok kere ağaç motifi ile birlikte ele
alınır ve uçan bir efsanevi hayvan olması sebebiyle,
ejderin sırtına binerek gökte uçmak tasarımı işlenirdi
(Esin 1969 : res. 2, 4-6, 30, 32).
Oğuz boyundan olan Selçuklu Türkleri de, doğal olarak
Türk merkezlerinin kültürel etkisine girmişlerdir.
Çin'de ve Orta Asya Türk sanatında olduğu gibi, Selçuklularda
da, kanatlı, boynuzlu, pullu ve ayaklı, profilden
ilerleyen durumda işlenen ejder motifi Uygurlarda
"Luu" denilen ejder tipinin devamıdır (Esin 1969:
176). Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemi sanatında
taş kabartmalarda, madeni kapı tokmaklarına, ahşap
kapı bezemelerinde, çini ve keramiklerde (Taş kabartmalar,
çini keramikler, ahşap ve maden eserlerdeki ejderler
için bkz. Önder 1966; Ögel 1966: 90 ; Önder 1976:
12-16.; Öney 1978; Erhinsoy 1978a; Erginsoy 1978b;
Meinecke 1989: 54-58.) işlenmiş ejder motifinin kaynağı,
Prof. Dr. Gönül Öney tarafından da teyit edildiği
gibi, daha çok İç Asya ve Uzak Doğu sanatlarına dayanır
(Öney 1969: 171-192).
Türklerin Ön Asya'ya yayıldıkları 10. yüzyıl ile 12.
yüzyıl arasına tarihlenen zaman diliminden önce yazılmış
İslam kaynaklarında ise, ejder koskocaman, dehşetli
görünüşe sahip, büyük başlı ve parıldayan gözlü, çok
dişli, önüne geleni yutmaya hazır açık ağızlı yılan
gibi bir hayvan olarak anlatılmıştır (İnal 1971: 154-156).
Prof. Dr. Güner İnal'ın Ortaçağ İslam edebiyatı ve
bazı sözlüklerden derleyip verdiği bu ejder tasavvuru,
Ön Asya'nın en eski kültürlerinden Sümerlerin Gılgamış
destanında anlatılan öldürülmesi büyük kahramanlık
sayılan, ormanın bekçisi, şahmerdan "Humbaba"yı da
anımsatır gibidir (Gılgamış 1973).
Bilindiği gibi, Moğolların Ön Asya'yı akınlarıyla
İslam resmi İç Asya ve Uzak Doğu'nun dorm diliyle
tanışmıştır. Özellikle, 14. yüzyıl ilk yarısından
itibaren resimlenmeye başlanan Firdevsi Şahnamesi
minyatürlerderinde (res. 1 ) gördüğümüz ejderler,
Arap kaynaklarında anlatılan korkunçluklarını korumalarına
rağmen biçim olarak İç Asya ve Uzak Doğu sanatlarında
izlenilen ejder tipini segilerler. Oysa, 1010'da eserni
tamamlayan Firdevsi Şahnamesi'nde ejderi anlatırken,
onun kanatlarından, boynuzundan söz etmez. Nizami
Hamse'sinin Heft Peyker bölümünde ise, bir adım daha
atılarak, Behram Gur'un mücadele ettiği ejder, kanatlı
ve ayaklı olarak anlatılır. Acaibü'l Mahlukat'da veya
zoolojik risale Nuzaht ü'l Kulub'da da ejderlerin
kanatları ve boynuzundan hiç söz edilmez, ancak biçimlendirme
kanatlı ve boynuzludur. Biçimlendirmeye yansıyan bu
etki, kuşkusuz Moğol akınları dışında, 8. yüzyıldan
başlayarak İslam dünyasının Uzak Doğu'yu tanıması
ve özellikle 13. yüzyıl sonu ve 14. yüzyl başlarında
İran ile Çin arasında kurulmuş sıkı ilişkiler olmalıdır
(Titler 1981: 6). Moğol hakimiyetinin ilk yıllarına
tarihlenen ve Vihara'daki (Sultaniye yakınında) kazılarda
bir budist tapınma odasında bulunan Çin ejderleri
örneklerine benzeyen ejder kabartması, bu etkileri
yansıtan bir başka eserdir (Curotula 1982: 71-88;
Rawson 1984 : 146).
14. yüzyıl sonlarında, Barlas Türklerinden Timur'un
İran'a ve Irak'a yayılmasından sonra da, İran ile
Çin arasındaki karşılıklı ilişkilerin devam ettiği
görülür. Timuriler Semerkant, Herat, Tebriz ve Şiraz'da
hakimiyet kurmuşlar ve Timur'un oğlu Şahruh, yeğeni
İskender Sultan ve torunu Uluğ Bey dönemlerinde Çin'e
ait herşeye karşı büyük ilgi uyanmıştır (Rawson 1984
: 146-147). Ming imparatorlukları ile Timuriler arasında
çeşitli elçiler gidip gelmişler ve erken 15. yüzyılda
İran'da Çin üsluplarına karşı ikinci bir ilgi dönemi
uyanmıştır. Timur dönemi sanatının ürünleri arasındaki
ejder başlı madeni şamdanlar, ejder kulplu yeşim fincanlar,
madeni maşrapalar, Topkapı Sarayı Hazine koleksiyonunda
bulunan Uluğ Bey'e ait ahşap çekmece üzerindeki ejder
kabartması ve ejder dekorlu 15. yüzyıl keramikleri
de, Timur sanatında ejderin nasıl sevilerek kabul
edilmiş ve bezeme motifi olduğunu göstermektedir (Grube
1989: 175-208; Lentz-Lowry 1989). 1410 ylında Şiraz'da
hazırlanmış olan ve halen Londra British Library'de
korunan İskender Sultan Antolojisi'nin sayfa kenarı
süslemeleri arasındaki bir ejder resmi de (res. 2)
yılankavi ve balık sırtı gibi