|
Topkapı Sarayının çeşitli zengin koleksiyonları ile,
bâzı koleksiyonlardaki lâke teknikle tezhip edilmiş
kitap kabı, çekmece, kalemdan, yazı altlığı, mücevher
kutusu, yay ve yay kuburları çok ilgi uyandırmıştır.
Bu sahanın en verimli ve başarılı sanatkârı olduğu şüphe
götürmeyen Ali Üsküdarî hakkında yazdıklarına ilâve
edecek, hayatını eserlerini ve sanat özelliğini daha
çok bilinir hâle getirecek fazla bilgi edinememekle
beraber, hocasının kim olduğunu ve saray sanatkârları
arasında işgâl ettiği mevkiî belirtmek kabil olmuştur.
Bu konuda ve sadece kitap kaplarına münhasır olmak üzere
eser vermiş bir iki lâke müzehhibinden de 1953 de yayınlanan
kitabımın sonunda bahsetmiştim (2).
Eserleri üzerindeki imzalardan ve bazılarının imzaları
altına koydukları tarihlerden hangi devirde yaşadıklarını
öğrenebildiğim yirmiye yakın türk lâke müzehhib vardır
ki, bu çalışmamda onları eserlerini, eserlerin bulundukları
yerlerle beraber tanıtmaya çalışacağım. Şurasını hemen
esefle kaydetmeliyim ki, pek çok uğraşmama rağmen bu
sanatkârların biyografilerine ışık tutacak herhangi
bir vesikaya tesadüf edemedim. Halbuki âli'nin "Rugan"(3)
tesmiye ettiği ve 18. asrın ikinci yarısından sonra
"Edirnekârî" adı verilen lâke eserler Türkiye'de bilhassa
Diyarbakır, Bursa, İstanbul ve Edirne gibi çeşitli şehirlerde
yapılmıştır. Hatta "Edirnekârî" ismi verilmesine sebeb
de bu çeşit eserlerin orada daha fazla ve sanatlı yapılmış
lâke bir kabın üzerine yazmış olduğu altı beyitlik bir
manzumede; Mâni, Nakşi, Bedahşî, Ağariza, Şahkulu, Emanî
(4) gibi İranlı sanatkârların "Eğer bu eseri görselerdi
hayretten ağızları kalem gibi ikiye ayrılıp hayran kalacaklarını"
söyler. Bugüne kadar araştırıcaların bunlar üzerinde
çalışmaması, onları meçhulde bırakmıştır. Bu çalışmada
hiç olmazsa bazı sanatkârları, ismen de olsa unutulmaktan
kurtarabilirsek kendimizi mutlu sayacağız.
Lâke süsleme, mukavva, deri, tahta olmak üzere üç çeşitli
madde üzerine yapılmıştır.
1) Mukavva üzerine: Kâğıtlar alınır, birinin
suyu diğerinin aksi istikametinde olmak üzere üst üste
istenilen kalınlık elde edilinceye kadar yapıştırılır.
Bu suretle hazırlanmış mukavvaya "murakka mukavva" denir
ki, hem sert olur hem de zamanla deforme olmaz. Bu mukavvanın
üzerine boyaları emmemesi için bir vernik çekilir. Üzerine
altın veya boya ile nakış yapılır. Bu iş bittikten sonra,
üst üste birkaç kat daha vernik çekilir.
2) Deri üzerine: Traş edilmiş deri sert bir madde
üzerine (mukavva veya tahta) yapıştırılır. Sireki bir
pamukla derinin yüzü silinir. Bu ameliyeyi derinin yağını
almak ve böylece üzerine sürülecek altun veya boyanın
hem muntazam sürülmesini temin, hem de dökülmesini önlemek
içindir. Boya ve altın işi bittikten sonra yine birkaç
kat daha vernik sürülerek cam gibi parlaklık elde edilir.
3) Tahta üzerine: Burada da teknik tıpkı mukavvada
olduğu gibidir. Tahtanın işlenecek yüzünün çok iyi rendelenmiş
ve bütün pürüzlerin yok edilmiş olması lâzımdır.
Bu teknikle yapılmış eserlerde lâke, yapıldığı madde
üzerinde bir tabaka teşkil eder. Hararet ve rutubet
değişikliği zamanla eser üzerinde çatlamalar yaparsa
da dökülmemiş olmak şartile, bu durumu eseri daha makbul
bir hâle getirir. Fakat er geç lâke eserlerde dökülme
mukadderdir.
En dayanıklı lâkelerin Çin ve Japon eserleri olduğu
muhakkaktır. Bunlar uzun zaman su içinde bile kalsalar
bozulmuyorlar. Sebebi de Çin'de yetişen bir nevi ağaçtan
yapılmış olmalarıdır (5).
Lâke sürmek ameliyesi oldukça güç ve zahmetlidir. Makineleşen
toplumlarda artık, el sanatları karın doyurmaz hâle
geçmeye başladığından, bugün yapılan lâkeler eski işler
kadar güzel, parlak ve mukavim değildir. Bir nevi reçineli
ağacın zamkı olan lâkenin, lüzumlu sertliği, mukavameti
ve parlaklığı kazanabilmesi için tabaka tabaka sürülmesi,
rutubetli bir hararette kurutulması ve sürme işinin
20-30 kerre tekrar edilmesi icabeder. Diğer bir husus
da, tezyin için kullanılan boyaların hazırlanışında
içlerine katılan maddelerdir. Bugün boyaların çatlamasını
önlemek maksadı ile içine az miktarda gliserin karıştırılmaktadır.
Eskilerin ne karıştırdığını bilemiyoruz. Merhum kabuğu
toz hâline getirilerek astar mâhiyetinde sürülür ve
kuruduktan sonra da üzerinden hafif zımpara kâğıdı geçirilirse
fevkelâde parlaklık elde edilirmiş.
Lâke teknikle yapılmış eserlerin ilk örneklerine, bundan
beş bin sene evvelki eski Mısır'da tahta lâhitler üzerinde
tesadüf edilmektedir. Daha sonra Çin'de rastlanan bu
nevi eserler ancak 15. asırda İran'da Timurîler hakimiyeti
zamanında tanınıp yapılmağa başlanmış ve en güzel örneklerini
de 15. asrın ikinci yarısıyle 17. asrın ortalarına kadar
kitap kapları üzerinde vermiştir (6). Bu tekniğin Mısır'da
Uzakdoğuya ve oradan Orta Doğuya ne şekilde geçtiği
henüz kesin olarak aydınlanamamıştır.
Bizde ise bu teknik ile yapılmış en eski eseri; 3. Murat'ın
oğlu Şehzâde Mehmet'in 1582'de icra olunan Sünnet Düğününü
tasvir eden Hoca Saadettin'in Farsça eş'rı ile Padişahın
bir gazelinin ayni şair tarafından tahmisini ihtiva
eden Zübdet el-âş'ar isimli şiir mecmuasının kabında
görüyoruz. Topkapı sarayı Müzesi Revan kitaplığı 824
numarada kayıtlı, sahife tezhipleri ve yazısı da pek
nefis olan 0,16x0,26 eb'adındaki bu şiir kitabının kabı,
o devirdeki Osmanlı Minyatür Sanatının da en güzel örneklrinden
birini teşkl etmektedir. Sağ kapak üzerinde, Padişah
muhtemelen has bahçede bir ağacın altında tahtına oturmuş
vaziyette müzikli bir oyun sahnesi seyrederken gösterilmektedir.
Sol kapakda Padişah altına binmek üzere ufak bir dereyi
geçmeye hazırlanırken gösterilmektedir. Miklepte ise;
def çalan bir çalgıcı ve Padişaha meyve ikram etme sahnesi
canlandırılmıştır. Maalesef sanatkârı belli olmayan
lâke teknikle yapılmış bu kap, hafif çatlamalı ve dökülmemiş
durumu ile şaheser addedilmektedir. Şimdilik bundan
daha eski tarihli bir örneğe sâhip olmadığımıza göre
bunu, bizdeki lâkecilik sanatının başlangıcı olarak
da kabul etmek zorundayız. Vakıa daha aşağılarda bahsedeceğimiz
ve elimizde epeyce bol örneği bulunan Sultan kinci Beyazıt'ın
yapmış olduğu yaylar da bu teknikle yapılmış tezhibin,
devir itibariyle daha eski olması lâzım geldiği düşünülebilrse
de, bu yayların sonradan ve Padişaha hürmeten tezhip
edildikleri muhakkaktır. Usta bir yay yapıcısı olan
İkinci Beyazit'in sarayda mevcut yayları 17. asrın ortalarından
itibaren tezhip edilmeye başlanmış ve bu hâl, bir çok
başka ustaların yapmış oldukları da ona izafe edilerek,
19. asrın başına kadar devam etmiştir. 17. asırda bu
teknikle yapılmış olduğunu üzerindeki süsleme motiflerinden
anlıyoruz. 0,4 x 0,10 x 0,32 ölçüsünde olan bu çekmecenin
zemini beyaz olup, üzeri 17. asır kitap kabı tarzında
şemsesabek, karmen ve yeşil renklerle üslûplanmış çiçek,
yaprak ve dal motifleriyle bezenmiştir.
17. asrın bu teknikle bezenmiş üç eserini daha tesbit
edebildik ki, onlarda da yaydır ve hâle Topkapı Sarayı
Müzesi Silâh Seksiyonundadır. Bunlardan biri 9264 numarada
kayıtlı olup, üzerindeki süsleme motifleri ve motiflerde
kullanılan renklerle yukarıda bahsettiğimiz çekmecenin
hemen hemen aynidir. Ali Çelebi isimli bir sanatkâr
tarafından H. 108 (M. 1674) tarihinde tezhip edilmiştir.
Sanatkâr adını yayın bir ucuna, tarihi de diğer ucuna
kaydetmiştir. Yine ayni koleksiyonda 1063, 9238 numaralarda
kayıtlı olan yaylar da imzasız ve tarihsiz olmasına
rağmen ayni sanatkârın eseridir. Çünkü kullanılan renkler,
işlenen motifler ve işleme üslûbu tamamen birbirine
benziyor. 9238 numaralı yay'ın lâke tezhibi, bilhassa
iç kısımda yarıdan fazla dökülmüş bir durumdadır.
Asrın başında yaşamış ve kendisinden sonra gelenlere
numune olmuş ve hocalık etmiş olan bir sanatkâr tanıyoruz
ki, ismi Yusuf'tur. İmzasını (Yusuf-u Mısrî) şeklinde
yazdığına göre muhtemelen Mısır'da İstanbul'a gelmiştir.
Bugün elde bir tek eseri vardır, o da Ekrem Hakkı Ayverdi
koleksiyonundadır. İç boştur. Kitap kabı olarak deriden
yapılmıştır. 0,20 x 0,30 ölçüsündedir. Zemin kırmızı
altın yaldız sürülmüş ve üzerine karmen, siyah ve yeşil
renkler hâkim olmak üzere çeşitli hataîler, beşli altılı
çiçekler, enginar yaprakları ve konca motifleri işlenmiş,
motiflerin etrafı altınla tahrirlenmiştir. Zamanla çatlayan
tezyinat dökülmemiş olduğundan sanat değeri ile en makbûl
ve muteber hüviyetini iktisab etmiştir. İmza ve tarih
sağ kapak üzerinde bir ıtır yaprağı üzerinde bir ıtır
yaprağı motfinin ortasına altın yaldızla "Ameli yusuf-ı
Mısrî H. 1113, M. 1701" şeklinde yazılmıştır. Bugün
için eserleri ve hayatı hakkında başka hiçbir bilgiye
sâhip olmadığımız Yusuf-ı Mısrî'nin Ali Al-Üsküdarî
Ali Çelebi de vardır ki, El hac Yusuf-u Mısrî şakirtlerindedir
ve vaktimizin saz yazmak vadisinde Şah Kulu bahtudır
(7) kaydından öğreniyoruz.
Ali al-Üsküdarî ve eserleri hakkında 1949 da yaptığım
neşriyata fazla bir şey ilâve edecek durumda değilim.
Sâde burada hocasının Yusuf-u Mısrî olduğu ve H. Muharrem
1144, M. Ocak 1731 de Sarayda Nakkaşbaşı iken (Bâ, Fermân-ı
Humayün Şemseleri ve kapza tepesi elmaslı bir yelpazeyi
tezhip ettiği ehli hiref defterlerinden öğrenilmektedir(8).
Bu yelpaze bugün Topkapı Sarayında mevcut değildir.
Hüseyin Kocabaş koleksiyonunda yine tesadüf ettiğim
diğer bir sanat eseri Seyyit Abdullah'ın H. 1142, M.
1729 tarihli Kur'anıdır. Kabı; şemse, salbek, köşebent
ve kenar bordürleri tamamın klâsik kabartma Türk deri
ciltleri tarzında, köşebent ile şemse-salbek arasındaki
sâha ve bordür üzerindeki ketebe kıtasının altında tezhibin
ortasına atılmıştır. Böylece bu eser ayni zamanda Tuhfe-i
Hattatindeki hükmü doğrulamış olmaktadır.
|